MADALYANIN ÖTEKİ YÜZÜ

 

Yıl 1886. Göksun’a üç adam boyu kar yağmış. Fındık’ın ayazında köpekler öksürüyor. Bir kocanın ayağında yırtık yemeni, çorabının cılkı çıkmış, sundurmanın altındaki tahta iskemlede oturuyor. Öte yanda babayiğit bir oğlan, elindeki küreğe sokranıyor: “Gavur malı vay! Bir çiğir açamadık bahale.” Evin kerpiç damı sırılsıklam, ahşap çıtalara cam kabilinden gerilmiş muşamba delik, poyraz girdikçe bir ıslık sesi geliyor. Kafasına kırk şeşi birden çatmış, binlerce örgü yeleği sırtına geçirmiş ebe, yaşlı ayaklarının müsaade ettiği hızla dışarıya doğru koşuyor: “Heriiif! Lan herif gel hele. Hecin gimi bir oğlan doğdu. Gözün aydın olsun.” İskemlede oturan kocanın, kuru topraklar gibi çatırdayan yüzünü tebessüm kaplıyor. Derhal kalkıp içeri koşuyor, kundağın içinden taşan bebeğin kulağına ezan okuyor ve adıyla sesleniyor: “Arslan, Ali Arslan.”

 

Kafkasya’dan göçmüşlerdi Maraş’a Toğuzata kabilesi. Rus gavurunun eziyetinden, Maraş’ın şefkatine sığınmışlardı. Öyle bir vefa duyuyorlardı ki bu memlekete, nerede kimsenin yapmak istemediği angarya iş var, onlar yetişiyor; nerede bir dara düşen var, ellerinden onlar tutuyordu. Arslan’ın bu gürbüzlüğü herhalde babasından gelmiş olacaktı. Boyu, rüzgarda salınıp duran Göksun kavakları kadar uzun; omuzları Dibek’te yetişen civan perçemi kadar genişti Jandarma Çavuşu Hasan Beyzade Abdullah Efendi’nin. Nitekim Ali Arslan, silahı, müdafaayı, emniyeti, hukuku babasından öğrenecekti. İlk ve orta öğrenimini Elbistan’da aldı Ali Arslan. Arapça tahsil etse de, bir türlü medrese icazeti alamamıştı.

 

Eğitimini bitirdiğinde, Göksun’un kazalarında muallim olarak vazife aldı. Sonra babasından miras kalan işi yapmayı koydu kafasına. Halep’e gidip, zaptiye olacaktı. Muradına 1910 yılında erdi, Halep, Beyrut ve Trablusgarp’ta zaptiye olarak çalıştı. Kısa sürede o kadar başarılı oldu ki, bir senede komiser muavinliğine yükseldi. Trablusgarp sancağında görev yapıyorken cihan harbi gümbürtüsü koptu. Yurda dönmeyi kafasına koymuştu Ali Arslan. Asayişin kıymeti, eve hırsız girince anlaşılır, öyle de oldu. Arap şeyhleri, Arslan Bey’in gitmesini engellemek için toplanalım da ricacı olalım diye düşündüler. Fakat Arslan Bey, memleketini gavur muhasara etmişken burada durabilir miydi hiç? Maraş’a döndü, Kayabaşı’nda bir ev kiraladı. Hemen milli bir direniş hareketini örgütlemeliydi. Müdafaa-i Hukuk Teşkilatını kurarak millî kuvvetlerin başına geçti. Hatıratında o günleri şöyle anlatıyordu:

 

“Artık Maraş da Adana havalisi gibi Fransız mandasına girecek. Kaleye bizim bayrağımız çekilmeyecek. Hükümetin idaresini Mösyö Andre ele alacak. Buna hiçbir türlü müsamaha ve müsaade edilemezdi. Biz de ‘yirmi bin Kuvayımilliye harekete geçecek, kanlar sel gibi akacak, bunun mesulü Fransızlar olacaktır.’ yazan bir beyannameyi sokaklara yapıştırdık ve halkı örgütledik.”

 

Kalede Kükreyen Allah’ın “Arslan”ı

 

Arslan Bey, Maraş’a geldiğinde korktuğu başına gelmişti. Kalenin burçlarında işgal kuvvetlerinin paçavraları dalgalanıyor, Türk sancağının yerinde yeller esiyordu. Omuzlarında işgalin yükü, sırtında artık olmayan bir ordunun üniforması vardı. Atını Ulu Camii’n önünde durdurdu. Vakit, Cuma vaktiydi: “Hoca sancak nerede!” diye haykırdı camiye doğru, “Getirin şu sancağı.” Namazı bekleşen cemaatten bir uğultu koptu. Uğultuyu yine onun kükremesi kesti: “Getirin şu sancağı dedim!” Hoca, “gariban halka eziyet edecekler” diye çekindiyse de sancağı getirerek Arslan Bey’e verdi. Arslan, gürbüz elleriyle sancağı kavrayarak kaldırdı: “Allah’ını seven sancağın altına gelsin.” Az evvel uğultuyla karışık çatlak seslerin yükseldiği bu kalabalık, bu kez “Allah! Allah!” sedalarıyla kaleye doğru koşacak, Fransız paçavrasını yırtıp atacak ve burçlara Türk sancağını bir daha inmemek üzere asacaktı.

 

Arslan Bey, Maraşlının kurtuluş azmini hatıratında bu sözlerle anlattı: “Hiçbir taraftan yardım görmeyen Kahramanmaraş, silahını kendisi temin etmiş, teşkilatını kendisi kurmuş, harbin sevk ve idaresini kendisi planlamış, bağrında yetiştirdiği evladını şehit vermiş, kendi evini kendi eli ile yakmış, malını, mülkünü, canını feda ederek memleketini kurtarmıştır. Maraş’ın müdafi onlardır. Kahramanmaraşlılardır.”

 

“Bunlara ne oluyor da kaçıyorlar!”

 

Arslan Bey artık Türk Kuvayımilliye'sinin reisiydi. Karargahında her geleni dinliyor, yoksul ve düşküne yardım elini uzatıyordu. En vahim anlarda sabrı telkin ediyor, biliyormuşçasına kazanacaklarını söylüyor; manevi bir ruh, bir iman ve cesaret aşılıyordu. Savaş devam ettiği sıralarda Fransızlara takviye birlikler katılmıştı. Bu sıralarda karargaha Mutasarrıf Vekili Cevdet Bey geldi ve “Arslan Bey ne yapıyorsun? Vaziyet fenadır.” diyerek durumu kabullenmesi için öneride bulundu. Arslan Bey’in cevabı netti: “Ne yapalım! Sonuna kadar devam edeceğiz!” Cevdet Bey itiraz etti: “Bu kadar çocuk çocuk, sonra bunları keserler.” Arslan Bey, endişeyle dolu bu sözü “canımız, malımız, evlatlarımız hürriyete feda olsun” diyerek kesti.

 

Düşman birliklerin cephanesi ve insan gücü, Türklerinkiyle mukayese dahi edilemezdi. Fransızların topu, mitralyözü ve sayısız askeri olduğu hâlde, Kuvayımilliye'nin imanı dışında neredeyse hiçbir şeyi yoktu. Maraşlı, memleketini müdafaa için kendi evini dahi kendi eliyle ateşe veriyordu.

 

Kuvayımilliye telgraflarını Bertiz’in Maksutlu köyünden çekiyordu. Muharebe bu merkez tarafından yapılmaktaydı. Maraş’taki millî direnişe şahitlik eden Şükrü Günal Arslan, savaştan kaçanlarla ilgili bir hatırasını şu cümlelerle nakledecekti: “Karamanlı fakısı ile Aslan Bey’in yanına gittik. Adamcağızın elinde kırbaç, omzunda mavzer vardı. Biz varınca ‘ne oluyor bunlara benim burada dikili taşım yok, ben kaçmıyorum… Bunlara ne oluyor!’ deyiverdi.”

 

“Milletin bekâsı bu çocuklara bağlı.”

 

Nazmiye Hanım da en az eşi Arslan Bey kadar kahramandı. Ahır Dağı’nda yer alan ve Mustafa Kemal Paşa ile haberleşmek için kullanılan ikinci telgraf merkezinde bulunduğu sıralarda eşine üşümesin diye yün iç donu örüp getirmişti. Bu zahmetli hediyeyi sevinerek uzattığında aldığı tepki karşısında hayal kırıklığına uğramıştı. Zira Arslan Bey, eşinden aldığı hediyeyi telgraf merkezinin kapısını bekleyen nöbetçiye verecek, eşinin üzüldüğünü görünce teselli etmek için, “Nazmiye Hanım ellerine sağlık… Bak, milletin bekâsı bu çocuklara bağlı. Ben mağaranın içinde iken o mağaranın dışında nöbet bekliyor. Ben içerde çalışıyorum, o dışarıda donmamaya çalışıyor. O çocuk giyerse, emin ol ben de üşümem. Haydi, için rahat olsun.” diyecekti.

 

Osmanlı’nın küllerinden Türkiye filizlenmişti. 23 Nisan 1920’de açılan TBMM’nin 1’inci Döneminde Maraş’tan mebus seçilen Hacı Mehmet Efendi meclise gelmemiş, Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından bu görev Arslan Bey’e tevdi edilmişti. O sırada Arslan Bey hâlâ cephelerdeydi. 14 ay boyunca askerlik vazifesine devam edecek ve bu sürenin sonunda meclisteki çalışmalara katılarak mebus sıfatıyla vatanına hizmet etmeye devam edecekti. Ancak kirli siyaset, onun iman dolu tertemiz yüreğine bir taş gibi oturacaktı.

 

Arslan Bey, ilk dönem mebusluğu sona erince ikinci dönemde yer almak istemedi. Mecliste görüşülen bazı yasalar onu rahatsız ediyor, kanına dokunuyordu. İstifa ederek Ankara’dan Yozgat’a oradan da Göksun’a gitti ve gittiği her yerde -olması gerektiği gibi- bir kahraman gibi karşılandı. Nümayişlerle karşılanan Arslan Bey, Ankara’ya kafa tutmakla suçlandı ve Çerkes Ethem ile aynı kefeye konuldu. Bu tezviratlar dolayısıyla, Kazım Karabekir gibi yüksek şahsiyetlerle aynı kaderi paylaşarak İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Ankara’dan gelen bir telgrafla mahkemeden salıverildiyse de 15 sene boyunca devletin takibi altında yaşamaya mahkûm edildi. Dünyanın her devrinde olduğu gibi, yine yapılan iyilikler, cezasız kalmayacaktı.

 

Duygulandıran Bir Hatıra

 

Arslan Bey, her 12 Şubat Bayramı’nda gazilerin en önünde yürür, o geçerken şehirden alkış tufanı kopardı. Fakat ömründe bir defa bu bayramda yer almayacaktı. Katılmamasının esas nedeni, vefatından yıllar sonra eşi Nazmiye Hanım’dan öğrenilebildi. Kendisinin giymek için bir kıyafeti yoktu. Var olan tek kıyafeti, giymekten iyice eskimiş, parelenmişti. Bu kıyafetle Maraşlının karşısına çıkmaktan utandığı için çıkmamıştı.

 

Maraş’ın İkinci İstiklal Madalyası

 

TBMM takdiriyle kahramanlık gösteren kişilere verilen İstiklal Madalyası’nın tüm şehre verildiği tek istisnası Kahramanmaraş. Fakat kırmızı şeritli bu ma-dalya, bilindiğinin aksine şehirde bulunan tek madalya değil. Ateş hattında bilfiil mücadele eden hürriyet kahramanı Arslan Bey de İstiklal Madalyası ile onurlandırılan kişilerden. TBMM tutanaklarında ise İstiklal Madalyası’nın verilişiyle ilgili şu cümleler yer alıyor:

 

“Heyet-i Umumiye’ye

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin birinci devre içtimaiyesinde Maraş Mebusu bulunan Arslan Bey kırmızı-yeşil kurdeleli İstiklâl Madalyası ile taltifi hakkında, …bilfiil ateş altında ifayı hizmet ve ibrazı fedakâri eyliyen mumaileyhin kırmızı-yeşil kurdeleli İstiklâl Madalyası ile taltifi tensip edilmiş olmakla, keyfiyet Heyet-i Umumiye’nin nazar-ı tasvibine arz olunur efendim.”

 

Ömer Kara

 

Evelâhir Sayı - 19