ORKİS PRENSESİNİN EFSANESİ

 

Bilimsel adına Orchis Anatolica (Anadolu Orkidesi) denen bu çiçeğe orada yaşayanlar Maraş’ın orkidesi diye seslenince çiçekceğizin adı da bizim Geben Yaylası’nda hep böyle anıla gelmiştir.

 

Efsanenin yazılış öyküsü…

 

Unutulmaz hatıralar yaşadığım gezinin tarihi 5 Mayıs 2009 yılıydı.

 

Bir programdaki görevim vesilesiyle, hayatımda ilk kez, köklerindeki yumruların (salep) Maraş dondurmasında kullanılmasından ötürü, Maraş Orkidesi olarak sahiplendiğimiz Orkis Anatolica’yı kalbinde gururla taşıyan Geben Yaylası’na çıkışım da bu tarihte olmuştu.

 

Tatlı bahar günü birkaç çalışma arkadaşımla gittiğimiz yaylada aniden çöken serin bir sis bizi koca dağ eteğinin küçük bir yerine sınırlayıvermişti. Oluşan sis duvarından dolayı etrafımızı ancak sınırlı olarak görebiliyorduk. Bu tam anlamıyla bir lütuftu. Bu sis içinde beliren ve yaylanın eteklerine inen onlarca leylek sürüsü bizlere hoş geldiniz dediğinde, bambaşka diyarlara dalıp gidivermiştim. Hoş… O an, bütün gayretlerimize rağmen çöken sisin de etkisiyle orkideyi görmek nasip olmamıştı. Onun rengini ve güzelliğini daha çok merak ediyor ve nedense bu çiçeğe karşı ayrı bir heyecan duyuyordum.

 

İçimde tarifsiz bir kıpırtı vardı. Heyecanım kalemime yansıdı. Bir yıl sonra tamamlayacağım Maraş Orkidesi efsanesinin ilk satırlarını da hemen oracıkta yanımda bulunan fatura kâğıdının hemen arkasına yol arkadaşlarımın şahitliğinde not ediverdim. Efsaneyi ilkin böylece kaleme almaya başlamıştım. Onu göremeden Maraş’a dönmüştük.

 

Nice vakit geçmişti ki Maraş Ahır Dağı’nın sessiz güzellerini konuştuğumuz bir güzel ortamda yanımdaki dostlardan bu hususta bilimsel çalışmalar yapan hocaya, ‘‘Sizde Maraş Orkidesi'nin fotoğrafları var mıdır?’’ diye sormuştum. Kendi arşivinde olduğunu ve bana göndereceğini söylediğinde haberi müjde kabul edip fotoğrafı heyecanla beklemiştim.

 

Çiçeğin fotoğrafının henüz bana ulaşmamış olduğu o sohbet akşamının gecesi, çiçeklerin etkisinden midir nedir, bir rüya gördüm. Rüyamda yıl evveli gittiğim Geben Yaylası’ndaydım. Rüya öyle gelişiyordu ki, leylekler ve sis sahnesinde adeta kaleme aldığım efsane içinde buluvermiştim kendimi. O âna dek tek bir fotoğrafını dahi görmediğim orkideyi rüyamda görmüştüm.

 

Gecenin en koyu saatinde uyanıp kaleme koştuğumda artık söz benden çıkmıştı. Bütün bir hayatiyetiyle beni etkisi altına alan bir efsane içinde hem yaşamış hem de hayretler içinde yazmıştım.

 

Gece vakti son satırları da tamamlanmış olan efsaneyi sabah ilk iş olarak okurken, elektronik mektuplarımın arasında yer alan hocanın göndermiş olduğu fotoğrafa baktığımda rüyama giren çiçekle benzerliğini görüp hayretler içinde kaldım. Aşağıda sizlerle paylaşacağım Maraş Orkidesi efsanesi işte böylece doğuverdi.

 

Dünyada eşi benzeri olmayan Kahramanmaraş’ın Geben Yaylası’na, daha bahar mevsimi başlamadan evvel adı Orkis olan, beyaz kadife tenli, zarif bir prenses gelirmiş. Orkis, yaylanın eteklerindeki köy ahalisinin gözleri uykuya banınca, uçar adımlarla Geben’in gökyüzüne en yakın dağındaki yalçın kayalıklarına koşarmış. Oturdu mu etekleri dağı kaplar, upuzun saçlarının eşsiz kokusu bütün yaylayı sararmış.

 

Tılsımlı rüzgâr eksik notalı bir şarkı gibi serenada başladığında, Orkis rüzgârın sevdasına karşı o upuzun saçlarını çözer ve gün doğasıya dek tararmış.

 

Günlerden bir gün Prenses Orkis’in dağlardan ovalara inen eteklerine, göklerden süzüle süzüle gelen leylekler konuvermiş. Leylekler, Orkis’in sarı çiçekli eteklerinin üzerinde öyle güzel duruyorlarmış ki Orkis, gözlerini ayırmadan leylekleri seyre dalmış… Vakit öyle hızlı geçmiş ki… Günün akşama döndüğünü çok geç fark etmiş. Sırrının açığa çıkacağından korkup telaşlanan Orkis, eteklerini hızla dağın eteklerinden çekivermiş. Çekmiş çekmesine de eteklerinde bekleşen leylekleri unuttuğundan, göçe geride kalan yorgun leyleğin kanadını da kırıvermiş. Prenses Orkis, uçar adımlarla gelmiş leyleğin yanına. Yaralı leyleğin başında saatlerce gözyaşı dökmüşse de kanadı kırık leylek bir türlü gözlerini açmıyormuş. Orkis, saçlarından birkaç tel koparıp yaralı leyleğin kırık kanadını şefkatle sarıverince, kendine gelen leylek birdenbire silkinip dünya güzeli bir delikanlı oluvermiş. Delikanlıyı görünce soluğu sepeti kesilen Orkis’in o an nutku tutulmuş, zaten söylemez dili hepten lal olmuş.

 

Derken delikanlının yaylayı çınlatan sesi duyulmuş: “Asırlar var ki ben, dağ taş diyar diyar dolaşıp, nice gökyüzü eskitip seni arıyordum,” deyince, prenses Orkis, kendisini bu dağa çeken şeyin ne olduğunu işte o an anlamış. Delikanlı ve Orkis, konuşmadan, hal diliyle nice vakit öylece dağlarda kalmışlar.

 

Gelgelelim mutlu vakit tez geçmiş, havalar soğumaya başladığında delikanlı, Orkis’e dönüp; “Seninle uzun yıllar yaşayabilmem için şimdi gitmem gerek, mutlaka döneceğim,” dedikten sonra, silkinip kar beyaz kanatlı bir leylek olup uçup gitmiş.

 

Orkis, bir kuş gibi uçup giden sevdiğinin ardında öylece kala kalmış. Titrek ellerini toprağa koymuş. Dermansız ayakları çözünüverince, saçları kendinden evvel yığılmış toprağa. Prenses Orkis dağların kızıymış artık. O günden sonra gözü yollarda sevdiğini bekleyen Orkis’in gözlerinin biri güler, diğeri ağlar olmuş. Biri sevdiğinin geleceğini umut eder, diğeri ümidi keser sızlanırmış. Kar beyaz kanatlı leylek niçin gelmemiş bilinmez ama günlerin yıllara dönmesi çok sürmemiş.

 

Rüzgâr her zamanki vaktinde gelip, Orkis’e: “Haydi, yine çöz bana saçlarını, kokusunu dağlara salacağım,” dediyse de sevdiğini yıllar yılı bekleyen Orkis’in saçları orada çoktan toprağa kök salmış. Orkis’in bir gözündeki yaştan; sevdası, diğer gözündeki gülüşten; umudu toprağa iki inci damlası gibi dökülüvermiş.

 

Sevdiğinin geleceğinden iyice umudu kesilen Orkis bu sevdayla günden güne erirken, rüzgâra son kez seslenmiş: “Beni götürüp şu dağlara serper misin?” Rüzgâr: “Sana olmaz diyemem ama seni taşımaya gücüm yetmez ki!” diye karşılık vermiş Orkis’e. Orkis içli bir sesle: “Ben bende değilim ki, zaten zerrem kaldı, zorlanmazsın. Sen bir es hele,” demiş. Rüzgâr estiğinde, gerçekten de Orkis rüzgârın içinde bir toz misali erimiş ve kaybolmuş. O an bütün dağı mis gibi bir koku kaplamış. Orada yaşayanlar o günden sonra, Orkis’ in kendini rüzgâra verdiği yerde bir çiçek buluvermişler. Çiçeğin beyaz kadife teni üzerinde, inci gibi mor damlalar varmış. Köklerinde ise iki damla gözyaşından doğmuş biri gülen biri ağlayan iki yumru…

 

Bilimsel adına Orchis Anatolica (Anadolu orkidesi) denen bu çiçeğe orada yaşayanlar Maraş’ın orkidesi diye seslenince çiçekceğizin adı da bizim Geben Yaylası’nda hep böyle anıla gelmiş... Efsanede adını Maraş Orkidesi olarak anmışlığımızsa bu sahiplenmeye sadakatimizdendir.

 

İşte o günden sonra Maraş Orkidesi'nin ağlayan yumrusu toprakta kalmış, gülen yumrusu Maraş dondurmasına lezzetini vermiş. Çünkü orkideye adını verenler derler ki; ağlayan yumru topraktan çıktığında hem orkidenin çiçeği hem de yetiştiği topraklar ağlarmış. Anlatılır ki; bu aşkın mevsimi her geldiğinde, Geben Yaylası’na gelenler Orkis’in burada bir çiçek olarak yaşadığını görürlermiş. Bilenler bu aşkı dünyada tatmayan kalmasın diye, salebin gülen yumrusundan, o dünyaca ünlü Maraş’ın dövme dondurmasını yaratmışlar. Maraş dondurmasına o eşsiz rayihayı ve esnekliği veren sır ise bu orkidenin köklerinde bulunan gülen yumrudan başkası değilmiş.

 

Bu yaylayı ziyaret edenler, her seferinde Orkis’in sesini de duyar gibi olmuşlar. Çünkü Orkis bir zerre gibi uçup giderken bundan sonraki bütün ziyaretçilerine şöyle seslenmiş: “Ey dünyanın cümle yolcuları! Sevdiğimin aşkına ve benim sadakatime Geben’de şahit olun!”

 

Gidip görene, duyup anlayabilene aşk olsun vesselam. O günden sonra Maraş Orkidesi; sadakatin ve aşkın çiçeği olmuş. İşte Maraş Orkidesinin salebiyle yapılan dondurmayı yiyenler de bu aşkın lezzetine varıp sadakatine erenler olmuş. Âşık leyleğe, ne mi olmuş? Âşık leylek pir ihtiyar olarak yıllar sonra gelebilmiş yaylanın eteklerine. Sevdiğini bulamayan leyleğin gözyaşları herkese sel gibi görünse de Geben Yaylası’nda filizlenen orkide çiçeğine can suyu olmuş her seferinde de. Âşık leylek, kanatları arasında sakladığı Orkis’in bir tutam saçıyla ölesiye dek oracıkta yaşamış. Gâh kanat çırpmış, gâh ağlamış, gâh takırdamış sabahlara dek…

 

O günden sonra bütün leylekler her göç vakti uğrar olmuşlar Orkis’in kendini rüzgâra verdiği bu yere. Bilenler bilirler, leylekler o günden sonra her göçte Geben Yaylası’na uğramışlarsa da orkide çiçeğinin açtığı vakti bir türlü yakalayamamışlar. Yine de o günden sonra bu dağın eteklerine konup, Orkis’in rüzgâra sinmiş mis gibi kokusunu almadan uzak diyarlara göç eden hiçbir leylek olmamış.

 

İnci Okumuş

 

Evelâhir Sayı - 11